HAYALLER VE YAŞAM

Bana göre insan hayatının çatısı, üç temel direk üzerine inşa edilmiştir. Bu üç temel de şunlardır:
 
•  Kişisel hayal ve vizyonlar.
 
•  Her gün içinde yaşadığımız çevrenin gerçekliği.
 
•  Hayaller (ya da vizyonlar) ile günlük hayatın gerçeklerini birleştirebilme stratejisi.
 
Bu birleştirmeyi veya iki kutup arasındaki uzlaşmayı başaramayan kişilerin, mutlu olabilme şansları yok gibidir. Bu nedenle, şimdi de bu konuyu biraz derinleştirmemiz doğru olur.
 
Hayatımızdaki sorunların çoğu, bizim hayal ve isteklerimiz ile onların önüne dikilerek, gerçekleşmelerini engelleyen etkenler arasındaki çatışmadan doğar:
 
•  Bazen bir insanın yüzüne, onun ne kadar ahmak, rezil ve yalancı olduğunu bağırmak isteriz. Böylece içimizde ona karşı birikmiş olan kızgınlık, hayal kırıklığı ya da aşağılanmanın getirdiği basınçtan da kurtulma şansınız vardır. Ama ne yazık ki, medenî, gelişmiş ve olgun bir inşanın böyle birşey yapmasının doğru olmayacağını düşünerek, tepki göstermekten vazgeçer ve kızgınlığımızı içimize bastırırız.
 
•  Kimi zaman karşılaştığımız bir insana aşın bir cinsel yakınlık hissederiz. Ona gitmek ve: "Sizin için deli oluyorum, benimle yatmaya ne dersiniz?" diye duygularınızı açıklamak için de yanıp, tutuşuruz. Hatta bir çok arkadaşımız bize göğüslerini gere gere, bu türlü uygulamalarda elde ettikleri başarıları da anlatmışlardır. Peki ya biz ne yaparız? Bizi tedirgin eden cinsel dürtülerimizin sesini dinler miyiz? Hayır. Çünkü aklımıza evli olduğumuz ya da gülünç duruma düşmemek isteğimiz gelir ve bu duygumuzu bastırmayı tercih ederiz.
 
• Belki siz de, uzun zamandan beri sigarayı, içkiyi ve aşırı yemek yemeyi bırakmak isteyenlerdensiniz. İradenize hakim olmanın da hayallerini kurmaktasınız. Hatta kendinize: "Ben istediğim anda bunları bırakabilirim" yönünde telkinlerde de bulunuyor olabilirsiniz.

Günlük hayattaki düşüncelerimizin çoğu, işte böyle, bir yanda istemek, öte yanda da yapabilmek (becerebilmek ve engellenmemek) arasında gider-gelir. Bu çelişik ve karşıt durumda çoğu kez, çevreden dışlanmamak için, kendi istek ve hayallerimizi bastırmak zorunda kalırız.
 
Başka türlü söyleyecek olursak: Diğer kişilerin beklentileri, toplum, ahlâk kuralları ya da devlet, bizim hayatımızı kendi istek ve beklentilerimizden daha çok etkiler ve yönlendirirler. Yani biz kendi duygularımızı, başkalarının çıkarları ve istekleri doğrultusunda bastırır ve onlara tabî olarak yaşarız.
Bizi, yeni moda akımları, daha konforlu arabalar, bir partinin amaçları ya da belli ideolojilerle kendilerine bağımlı kılmayı beceren çevreler ve kişiler uğrunda, kendi hayal, vizyon ve isteklerimizi feda eder, onlardan vazgeçer ve "sürüye" katılırız.
 
Burada kullanılan taktik, bizi zayıf düşürmek, sonra da istenilen yöne çekmektir. Bu çevreler bize kendi vizyonlarını yalnızca kabul ettirmekle kalmazlar, onları bize satarak, bunun doyumunu da yaşarlar. Milyonlarca insanın kendilerine ait ve kişisel özelliklerine uygun bir hayat kurma beceriksizliğini çok iyi kullanırlar ve bu zaaflarının üzerine dev sanayi imparatorlukları kurarlar. Bu aldatmacadan kurtulmak istiyorsanız:
 
•  Kendi hayatınızla ilgili bir vizyonunuz olmalıdır.
 
•  Gerçekle başa çıkmaktan korkmamalısınız, kendi gücünüze ve yeteneklerinize güvenmelisiniz.
 
•  Kendinizi her gün mutsuz kılmak yerine, mutlu etmenin yollarını öğrenmeli ve doğru stratejiyi kullanma bilgisine sahip
olmalısınız.
 
Belki şimdi: "Hayat ile ilgili şahsî bir vizyonu olmak ne anlama geliyor?" diye sorabilirsiniz.
 
Bunun cevabı çok basittir: Vizyon, bizim mutlu bir hayatı nasıl tasarladığımız ve hayal ettiğimiz anlamına gelir. Ama dikkat, başkalarının bize dikte ettirdiği değil, bizim kendimize has özellikleri taşıyan bir mutlu hayat tasarımından söz ediyoruz.
 
"Hayatın bir vizyonu olması" kulağa her ne kadar basit ve doğal gelse de, birçok insanın kendileri hakkında bir vizyonları yoktur. Onlar: "Sağlıklı yaşamak istiyorum" gibi pratik istekleri ya da "bütün dünyada barış olmalı" türünden soyut rüyaları veya "en büyük hayalim, bütün dünyayı dolaşmak" şeklinde satın alınabilen arzuları, vizyon sanırlar.
 
Bir insanın hayatının geri kalan bölümünde bütün enerjisini, konsantrasyonunu ve tutkularını yönlendirebileceği beklentileri bu kadar soyut veya basit mi olmalı sizce?
 
Benim kişisel vizyonumu soracak olursanız, onu şöyle özetleyebilirim: "Hayatımın her gününde, olabildiğince mutlu ve özgür olmak istiyorum. Bana sevinç ve doyum verecek işleri yapmak, her türlü saldırıya karşı güçlü ve yaralanmaz olmak ve bana uyan türden bir hayat sürmek niyetindeyim."
 
Sanırım benim vizyonumu bazılarınız biraz ütopik, egoist ve tamamen kendine yönelik buldunuz. Ben de bütün hayatımın, tam hedeflediğim biçimde gerçekleşemeyeceğini biliyorum. Ama bu, beni rahatsız etmiyor, çünkü vizyonumun bana başka yararlar sağlayacağının da bilincindeyim:
 
•  Ne istediğimi ve bana neyin uygun düşeceğini biliyorum. Bu nedenle, diğer insanların beni yolumdan saptırmaları mümkün olamaz.
 
•  Sabah uyanır uyanmaz, o gün ne için yaşayacağım kesin olarak bellidir. Başka kişilerin ya da bir firmanın hedeflerine ulaşmaları için veya kendimi bir diğer kişiye beğendirmek için değil, önce kendimi mutlu etmek, sonra da bunu diğer insanlarla paylaşmak için güne başlarım.
 
• Her akşam, o günkü plan ve vizyonuma uygun yaşayıp-yaşamadığımı kontrol ve tesbit ederim. Ve kendime şu soruyu yöneltirim: "Bu günü mutlu geçirebildim mi, yoksa mutsuzluk ve gerginlik anları daha mı fazlaydı?"
 
Bu sorunun anlamı açıktır: Vizyonum (ve onu gerçekleştireceğime olan inancım), onun gerçekleşmesini istemeyen engellerden daha güçlü olup, onları altedebilmiş midir? Ve ben bugünkü olaylardan, yann için, ne gibi sonuçlar çıkarıp, dersler
 
alabilirim?
Vizyonun sonuçlandırılması, yani istenilen hedefe ulaşılması, kişinin kendi dışındaki gerçeklikle ne kadar başa çıkabildiğine bağlıdır. Bunu başarabilmek için, üç tane özelliğe sahip olmak gerekir:
1. Gerçekleri tanımak ve kabullenmek. Onları görmemez-likten gelmek ya da reddetmek ve kaçmak, hiç bir çözüm getirmez.
Bu konu ile ilgili olarak, seminerlerimize katılan tekstil firması sahibi bir iş adamının şu sözlerini aktarmak, uygun olacak: "Bastırılması gereken şeyleri, daha çok bastırırız. Böyle yapmasak, hayat yalnızca zorluklardan ibaret olurdu." Acaba sizce de bu yaklaşım, mutlu hayatın reçetesi olabilir mi? Yani, hayatta herhangi bir zorlukla karşılaşmamak için, gerçekleri bastırmak, bizi çözüme ulaştırabilir mi?
Bana sorarsanız, insanları sorunların içine iten anlayış, asıl bu yaklaşımdır. Kişisel mutluluğa ulaşmanın tek yolu, karşımıza çıkan engellerden kaçmaktan değil, tam tersine onlarla mücadeleye girip, alt etmekten geçer.
2. Eğer gücüm yetiyorsa, dış gerçekliği değiştirmek ve kendine uydurmak isterim. Ama bunu başaramadığımı görürsem, inat etmeden, bundan vazgeçerim.
Çoğu kimse, değiştiremeyecekleri şeyler üzerinde o kadar çok konuşup, şikayette bulunurlar ki, harcadıkları enerji, onları, olabilecek şeyleri yapmaktan bile alıkoyar. Bu gibilerin tipik bir sloganları vardır. Hep aynı sekide şikayet ederler: "Ben bunu değiştirmek istiyorum, ama bana engel oluyorlar."
Çevrenize bir bakınırsanız, böyle tipleri sıkça görürsünüz:
•  İyi bir evlilik hayatları olsun isterler, ama eşleri buna
imkân vermez.
•  Dürüst, düzenli ve çalışan çocuklar yetiştirmek isterler, ama çocuklar, hiç de onların beklentilerine uygun olarak davranmazlar.
•  Bütün politikacılar bizim iyiliğimizi isterler, ama biz seçmenler, hep yanlış kişileri seçeriz.
• Hepimiz çevrenin korunmasından yanayızdır. Ama bizim lüks içinde yaşamayı sürdürebilmemiz için, çevreyi kirletmek zorunda olan kuruluşlar vardır. Biz ise, lüks tüketimden vazgeçmeyi hiç aklımıza getirmeyiz.
Gerçek denilen şey, "gerçekten" olan ve yaşanan olaylardır, yoksa bizim arzularımız ve umut ettiğimiz şeyler değil. Kısaca herkesin gerçeği, hergün pratikte yaptığı şeylerin, yani sürdürdüğü hayatının bir toplamıdır.
3. Kişisel istek, hayal ve vizyonlarımızı dış dünyanın gerçekleriyle bir uyum içine sokabilmek için, doğru bir stratejiye ihtiyacımız vardır. Uyum içine sokmak da iki türlü olur. Ya biz ona uyarız ya da o bize.
Hayatın gidişini beğenmeyen ve onu değiştirmek isteyen insanların çoğu, nasıl ve nereden işe başlayacaklarını bilemedikleri için, bu değişikliği yapamazlar. Kendileri için neyin önemli, neyin ise daha az önemli ya da önemsiz olduğunu bir türlü kestiremezler. Bunu bilseler ya da bulsalar bile, hayatlarını nasıl değiştirebilecekleri konusunda bir fikirleri yoktur.
Aslında bir sorunu çözmenin en kolay yolu, onu, küçük adımlar atarak, yavaş yavaş değiştirmeye doğru gitmektir.
Herkes tarafından kolaylıkla uygulanabilecek olan bu stratejinin formülünü bir kez daha vurgulamak istiyorum: Hayatınızda iyiye ve ileriye doğru değiştirmek istediğiniz herşeyi, o doğrultuda küçük adımlar atarak gerçekleştirebilirsiniz.
Bu tekniğin tam olarak farkına varmam, sigarayı bırakmak isteyenlere yardımcı olduğum dönemlerde oldu. Genelde tiryakilerle yaptığım ilk toplantı, şu sözlerle başlardı: "Bir kaç kere sigarayı bırakmayı denedim, ama her seferinde, yeniden başladım."
Bunun üzerine ben de, onlara şöyle bir karşı soru yöneltirdim: "Sigarayı niye bırakmak istiyorsunuz ki? Bilindiği gibi sigaranın epeyce faydalı yanları da var. Kan dolaşımını aktive ediyor, uzun süreli hafızayı canlı tutuyor, sizi gevşetiyor ve hatta cesaretlendiriyor, belki de bir yenilginin şokunu kısa sürede atlatmanızı sağlıyor."
 
Ya da şunu sorardım: "Siz hiç, niçin sigara içtiğinizi düşündünüz mü?"
Bu soruları soruyordum, çünkü hiç kimsenin aklına kendiliğinden böyle şeyler gelmiyordu. Hatta günde kaç tane sigara içtiklerini bile doğru-dürüst bilmiyorlardı. Verdikleri cevap genellikle: "Çok içiyorum, epeyce fazla" şeklinde oluyordu.
Evet, hepsi de sigarayı bırakmak, bu kötü alışkanlıktan kurtulmak istiyorlardı. Vizyonları buydu. Ama hiçbiri, zahmet edip de davranışlarının gerçek yüzüyle karşılaşmak niyetinde değillerdi. Yani alışkanlıklarının nedenleri ve dışa yansıyan pratik (uygulama) sonuçları üzerinde kafa yormuyorlardı. Kısaca, kendi vizyonları ile dışsal gerçek arasında bir uyum sağlamak yerine, sorunlarından kaçmayı tercih ediyorlardı.
Durumun böyle olduğunu, bu kimselere anlatabilmek ve onları bilinçlendirmek, pek de kolay olmuyordu. Çoğu, olaya bu şekilde yaklaşmak yerine, mucizevî bazı tavsiyeler ve reçeteler arayışı içindeydiler. Hoşlarına gitmeyen bir gerçeği, detayları ile incelemeye almak, hoşlarına gitmiyordu. "Bir alışkanlıktan vazgeçebilmek için, önce bu alışkanlığın neden doğduğunu bilmek gerekir" şeklindeki uyanlarıma bile kulak asmıyorlardı. Bu bilinçlendirme döneminden sonra, bir adım daha atıyor ve onlardan, bir sigara içme törenini, benimle birlikte tekrarlamalarını istiyordum:
•  Önce çantadan ya da cepten bir paket sigara çıkarılıyor. Sigaranın markası, içen kişi ile ilgili birçok bilgiyi, bize ilk anda aktarıyor. "Camel"in maceracılığını mı, yoksa "Marlbo-ro"nun kovboyunu mu seçtiği, onun karakterinin bir parçasını gözler önüne seriyor. "Bu kişi marka seçimi ile kendi gerçek kişiliğinin bazı yönlerini mi saklıyor acaba?" ya da "bu marka sigarayı içerek ne ya da kim olmak istiyor?" gibi sorular, bu aşamada aklımızı kurcalayabiliyor.
•  Daha sonra paketten bir tane sigara çıkarılıyor ve dudakların arasına yerleştiriliyor. Ardından çakmak veya kibrit alınıyor ve sigarayı yakma işlemi üzerinde konsantre olunuyor. Bu işlemler sırasında, ağız, iki el, sigarayı yakma gibi bir sürü ey-
 
lemler yapılıyor ve bu da doğal olarak, kişinin gerginliğini ya da korkusunu, başka yönlere yöneltmesini sağlıyor.
• Ve sigaradan o derin ilk nefes alınıp, içe çekiliyor, sonra dışarı üfleniyor. Bu tıpkı, meditasyonda yapılan nefes verme işlemi gibi, sakin ve uzun oluyor. Yani kişi, adeta meditatif bir sakinlik kazanıyor, ama tabii ciğerleri nikotin dolu olarak.
İşte bütün bunlar, sigara içme eyleminin gerçekleri. Eğer bir kişi, sigarayı bırakma vizyonunu gerçekleştirmek istiyorsa, önce bütün bu sürecin bilincine varması gerekir. Çünkü bir çok kişi, sigarayı neden, ne kadar ve hangi durumlarda içtiklerini tesbit edemedikleri için, onu bırakma çabalarında başarısız kalmaktadırlar.
Şimdi de size, o çalışmalar sırasında sigarayı bırakmak isteyen tiryakilere önerdiğim "küçük adımlarla hedefe ilerleme" tekniğinin ayrıntılarını açıklayayım:
Önce onlara, gün içinde en zevkli sigarayı hangi saatte içtiklerini soruyordum. Bunun cevabı genellikle: "Kahvaltıdan önce ya da sonra" şeklinde oluyordu. Ben de onlara, ertesi gün bu sigarayı içmemelerini, ancak diğer 19,29 ya da 39 sigarayı, canları çektikleri zaman içmelerini öğütlüyordum. Bu uygulama, hergün o en zevkli bir sigarayı bırakmanın hazzını içlerinden hissedene dek sürüyordu.
Bu arada, yaptıkları işi küçümsememeleri gerektiğini ve "tek bir sigaradan vazgeçmekle, önemli bir şey mi yapıyorum sanki?" şeklinde düşünmelerinin yanlış olacağını söylüyor ve ekliyordum: "Kendinizi bu tek sigaradan vazgeçebildiğiniz için, övmekten geri durmayın ve başarınızı takdir etmeyi bilin."
Gün içindeki ikinci ve üçüncü sigarayı bırakmak için acele etmemeleri de gerekiyordu. Bu işe ancak, içlerinde, ikinci ve üçüncü sigarayı da bırakıp, onun getireceği hazzı yaşamak için yoğun bir istek duyduklarında, girişmelerini öneriyordum.
Bir yıl sonra, elde ettiğim sonuçları değerlendirdiğimde, karşıma şöyle bir tablo çıktı:
80 sigara tiryakisinden 19 tanesini, "küçük adımlarla hedefe ilerleme" tekniği konusunda hiç ikna edememiştim.
 
Geri kalan 61 kişiden, 25 tanesi üç ve dört hafta sonra, sigarayı tamamen bıraktıklarını sevinçle bildirmişlerdi. Geri kalan 36 kişi de, altı ayla sekiz ay arasında değişen sürelerde sigarayı bıraktıklarını, bana duyurdular.
Bu çalışma sonrasında beni en çok etkileyen şey, 25 kişilik aceleci guruptan yaklaşık %60'ının daha sonra yeniden sigaraya başlamaları, 36 kişilik sabırlı guruptan ise, ancak %5'inin yeniden sigara içemeye yönelmeleri tesbitini yapmamdı.
Böyle dar kapsamlı ve yüzeysel bir çalışma ile bazı şeyleri ispatlamak, mümkün değildir. Zaten benim amacım da bu değil. Ama buradan çıkardığım sonuç şu olmuştur: Bir alışkanlığı değiştirmek için kendine yeterince zaman ayıran ve bu işi, küçük adımlarla halletmeye çalışan kişilerin hedefe ulaşma şansları, acele eden ve büyük adımlar atanlardan daha fazladır.
Eğer siz de "küçük adımlarla hedefe ilerleme" stratejisini kendi üzerinde denemek istiyorsanız, size yardımcı olacak bazı ipuçları verelim:
1. Hayatınıza vermek istediğiniz yön ve bu konudaki hayalleriniz ile vizyonunuz ne kadar fantastik, ulaşılması zor ve yasak bir alanı da kapsasa, daha en baştan: "Ben bunu başara-mam" ya da "başkaları ne der?" gibi düşünce ve endişelerle, kendi yolunuzu kesmeyin.
2. Vizyonunuzu kesinleştirin, her gün onu geliştirmek için kendinize zaman ayırın ve bundan bir haz duyun. Bu çalışmaya, isteğiniz ve başarma inancınız iyice güçlenene kadar devam edin.
3. Dış gerçekle tanışın ve onun bilincine varmaya, onu anlamaya ve kavramaya çalışın. Niçin bu vizyonu gerçekleştirmek istediğinizi ve niye karşınıza böylesi engellerin çıktığını da analiz edin ve nedenlerini bulmaya gayret gösterin.
4. Aceleci olmayın ve hedefe hemen ulaşmayı beklemeyin. Bu işi gerçekleştirmek için, önünüzde hayatınızın geri kalan bölümü kadar bir süre olduğunu düşünün.
5. Tüm bunlardan sonra, ilk küçük adımı atın. Bu harekete geçiş sırasında kendinizi gözlemleyin. Nedenleri, sonuçları ve
 
hataları iyice anlayabilmek için, kendinize zaman tanıyın. Son bir not daha: Küçük de olsa, elde ettiğiniz her başarının sevincini ve hazzını yaşayın, bunu içinizde hissedin ve ancak ondan sonra, yeni bir adım atın.
İşte size, vizyonunuz ile onu uygulamaya yöneldiğinizde karşınıza çıkan gerçekler ve engeller arasında bir uyum kurmanızı sağlayacak olan "küçük adımlarla hedefe ilerleme" tekniğinin detayları.
Bütün bu anlattıklarımız sırasında, bazı sorular tam olarak cevaplandırılamamış olabilirler. Zaten benim de amacım, sizi bu tekniği uygulamaya yöneltmek ve kendinize en uygun kullanım biçimini, yine sizin bulmanızı sağlamaktı. Onun için uygulamaya geçerken, kendi özelliklerinize uygun bir tarzı oluşturmaya çalışın. Unutmayın ki, en iyi strateji, sizin kendi tarzınıza uygun olan stratejidir.
 
DERLEYEN... (EDİTÖR)
İletişim:bilgi@kisiselgelisim.gen.tr



Bu makale şu konularla ilgili olabilir :hayaller - yaşam -

Yorumlar